Endüstri tuzu bile kokuttu
Bu makale Bağdagül Öz'e ait olup Gerçek Hayat dergisinin Temmuz 2026 tarihli 1129. sayısından iktibas edilmiştir.
21 Temmuz 2026 14:55
Bağdagül Öz
Tuz ne bir ilaç ne de uzak durulması gereken bir şey. Tuz bizatihi hayatiyet ve sağlıklı bir hayat için en vazgeçilmez gıdadır. Tuz pek çok mineral ve eser elementi beraberinde barındırır. Çoğu kez insanlar nadir cevherlerin çoğunu sadece tuzdan karşılarlar. Bu nedenle tuzsuzluk ağır hasar ve ölüm getirir. Tuzdaki o cevherler insana canlılık ve enerji verir. Rafine edilerek ifsad edilen tuza bir de ferro-siyanür eklenir. Bildiğiniz kanserojen ve ölümcül siyanür. Bu ise her şeye bir kılıf bulma konusunda inanılmaz mahir olan resmî otoritelere göre zararsızdır. Ancak bağımsız kaynaklar resmî otoritelerle aynı görüşte değiller.
Hayatiyetin üç temel vazgeçilmezi hava, su ve tuzdur. Bugün küçümsense de tarih tuz savaşlarına sahne olmuştur. Yine tarihte tuz altından daha kıymetliydi yahut eş değer.
Günümüzde toptancı bir yaklaşımla tuza karşı bir düşmanlık söz konusu. Neymiş DSÖ tuzun azaltılmasını tavsiye ediyormuş ve biz de bunu azaltmalıymışız. Aslında bu tavsiyeye uyanlara diyoruz ki: Hanımlar ve beyler! DSÖ ne zamandan beri insanı ve insanlığı düşünür oldu?
Tuz ne bir ilaç ne de uzak durulması gereken bir şey. Tuz bizatihi hayatiyet ve sağlıklı bir hayat için en vazgeçilmez gıda.
Yeterince tuz alamadığımızda pek çok rahatsızlık ortaya çıkar. Allah-ü Teâlâ dağı taşı tuzlarla donatmış ki, dağda yaşayan hayvanlar yalayarak tuz ihtiyaçlarını gidersinler.
Tuz pek çok mineral ve eser elementi bünyesinde barındırır. Çoğu kez insanlar nadir cevherlerin çoğunu sadece tuzdan karşılarlar. Bu nedenle tuzsuzluk ağır hasar ve ölüm getirir. Tuzdaki o cevherler insana canlılık ve enerji verir.
Tuz suyun iletkenliğini artırarak besin değerini de yükseltir. Bu sebepledir ki, sinir sistemi hücreleri vasıtasıyla haberleşme sisteminin çalışması sağlanır. Bedenin haberleşme sistemi çalışmadığında düşünemez, konuşamaz, hareket edemez ve hatırlayamaz hale geliriz.
Tuz sadece cevherleriyle besleyip enerji sağlamaz aynı zamanda suyla birlikte vücudumuzdaki ağır metalleri, toksinleri ve asiditeyi söküp atar. Hücrelerdeki sodyum ve potasyum pompasının çalışmasını, suyla beraber bedenin elektrik enerjisi üretimini sağlar.
Her varlık ve her gıda gibi tuzun da bir mizacı vardır ve hararet yapıcıdır. Bu sayede midedeki balgamı ısıtır, kolayca çözülmesini sağlar.
AMA HANGİ TUZ?
Kimyadaki formülü Sodyum Klorür (NaCl) olan tuzlar denizler, göller, nehirler, yeraltı (maden) gibi sahalardan elde edilir. Günümüzde tuzların çoğunluğu rafine edilir, ferro-siyanür (E535, E536, E538) ile iyot eklenir.
Ferro-siyanür, demir ve siyanür moleküllerinin birbirine çok sıkı bir şekilde bağlanmasıyla oluşan bir bileşiktir. Siyanür tuzlar topaklanmasın diye, iyot ise iyot eksikliği kaynaklı rahatsızlıkları azaltma iddiasıyla eklenir.
Adından da anlaşılacağı üzere ferro (demir) siyanür de bildiğiniz kanserojen ve ölümcül siyanür. Her şeye bir kılıf bulma konusunda inanılmaz mahir olan resmî otoritelere göre zararsızdır. Ancak bağımsız kaynaklar resmî otoritelerle aynı görüşte değiller. Özellikle ısıya mâruz kaldığında ki (yemek pişerken buna zaten mâruz kalır) riskli olabileceği konusunda pek çok otorite hem fikir.
O mâlum makamlara göre ‘yüksek miktarlarda alındığında’ dense de aslında sinir sistemini etkileyerek baş ağrısı, bulantı ve kalp ritmi bozuklukları gibi durumlara yol açtığı biliniyor. Kaldı ki ferro-siyanür sadece tuza eklenmez. Halk arasında ‘limon tuzu’ denilen ve pek çok gıdaya koruyucu olarak eklenen ‘sitrik asit’e (E330) de eklenir. Ferro-siyanür soyalı mâmûllerde de yer alabilir.
Bazı kimseler sitrit asit ile c vitaminini karıştırırlar ve adındaki limon ibaresinden dolayı c vitamini zanneder. Tuzak olan limon ibaresi ile gerçek limonun hiçbir âlâkası yoktur. Limon tuzu beden için zehir desek abartmış olmayız.
Şurası bir gerçektir ki ferro-siyanür ihtiva eden rafine tuzlar yüksek tansiyon, kalp hastalıkları ve böbrek rahatsızlıklarını tetikleyebilir.
Hakkında akademik çalışmalar yok değildir. Bunlardan biri sıçanlar üzerinde yapılan 2 yıllık çalışmadır ki, kronik toksisite araştırmalarında, ferro-siyanürün yüksek dozlarda böbrek epiteline ve renal tübüllere zarar verebileceği tespit edilmiştir. Bu çalışmada ferro-siyanürün hedef organının böbrekler olduğu belirtiliyor. (pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC7009536/)
Eline ne geçirse un ufak eden endüstri, havayı ve suyu kirletmekle kalmadı tuzun da yapısını bozdu. Tuzu rafine ederek zenginliğini yok etti.
Tuz nasıl rafine edilir?
Deniz, göl veya kaya tuzu yataklarından elde edilen tuzun, kaynağına göre değişen yabancı maddelerden, kilden, ağır metallerden ve diğer minerallerden arındırılarak saf sodyum klorüre (NaCl) dönüştürülmesi işlemine rafinasyon denilir.
Mesela ham kaya tuzu endüstriyel kırıcılardan geçirilerek daha küçük parçalara ayrılır. Bu aşamada manyetik ayırıcılar devreye girerek metal parçaları temizlenir. Bu süreçte pek çok mineral de kaybolur.
Küçük parçalara ayrılan tuz, dev çözündürme tanklarına alıp sıcak su ile karıştırılarak bulamaç hale dönüştürülür. Tuz suda tamamen çözünürken, çözünmeyen kil, kum ve toprak gibi yabancı maddeler tankın dibine çöker.
Tuzlu su çözeltisinin içine kireç, sodyum karbonat veya benzeri kimyevi maddeler ilave edilir. Bu işlemle tuzdaki magnezyum, kalsiyum ve sülfat gibi diğer minerallerin reaksiyona girerek dibe çökmesi sağlanır. Üstte kalan ise sadece sıvı sodyum klorürdür.
Ardından suyu buharlaştırılır. Geriye kalan ise tüm zenginliği yok edilmiş sodyum klorürdür. Son olarak iyot ile ferro-siyanür (E536-E537-E538) eklenir. Sıra paketlenip tuz adı altında satılmaya gelmiştir. Hâlâ yermisiniz bilmiyoruz. Ama bütün insanlığa yediriliyor.
Rafine tuzun besleyici olmak şöyle dursun toksik olduğunu söylememek milleti yanıltmak olur. Bütün insanlık on bin yıldan fazladır tabii gerçek tuzla beslenirken, endüstrileşmenin tuzumuzu da kokutması/zehirlemesiyle bizi ondan bile mahrum eder olmuştur.
Mevzuatlar ise iyotsuz tabiî tuzu yasaklamasa bile 250 gr’dan fazla ambalajla satılmasını yasaklayarak engel olmaya çalışıyor. Sahi bu ne iş?
Tuzu yasaklamak mı gerek?
Uzun süre ‘üç beyazdan uzak durun’ dendi. Oysa bu cümle büyük bir tuzaktı. Doğru cümle ‘rafine edilmiş üç beyazdan uzak durun’ şeklinde olmalıydı. Çünkü iki cümle arasında benzerlikler olsa da aynı şeyleri ifade etmiyordu.
Tuz başka, rafine tuz bambaşka
Un başka, beyazlatılmış rafine un bambaşka
Şeker başka, rafine şeker, tatlandırıcı, glikoz, vs. bambaşka.
Aradaki farkı söylemeden kurulan cümle yüzünden koca koca doktorlar hastalarına tuzu yasakladı. Sağlık ve Tarım Bakanlıkları tuzu engellemek için düzenlemeler yaptı. Tecrübe edile edile kesinleşen kadim bilgileri, Amerikan Tıbbı veya endüstriyel mafya istedi diye sorgulamadan dayatan devlet bağımsız değildir. O devlet kendi halkına iyilik yapmış olmaz.
Yetersiz tuz alımı:
- Bipolar bozukluğa sebebiyet verir.
- Endokrin sistemi bozulmasına yol açar.
- Eser elementlerin azlığı nedeniyle besin fakirliğine neden olur.
İşlem görmemiş tuz:
- Rafine edilen tuz tansiyonu yükseltir. İşlem görmemiş gerçek tuz bunu yapmaz.
- Astıma iyi gelir. Bir iki bardak su içtikten sonra dilinizin üzerine bir kaç granül tuz koyun, emerek eritin, sonra biraz su için. Hem kuru öksürüğe iyi gelecek hem de solunumu rahatlatacaktır.
- Beyin hücrelerindeki ve böbreklerdeki asiditeyi temizler, idrarla dışarı attırır.
- Kanı sulandırır, kan basıncını düşürür.
- Eklem arasındaki balgamı, iltihabı temizler, idrar ile atılımını sağlar.
- Barsak ve vajinal mantarı temizler.
İnsan bedeninin büyük kısmı yani yaklaşık %99'u makro veya temel elementler denilen oksijen (%65), karbon (%18.5), hidrojen (%9.5), azot/nitrojen (%3.2), kalsiyum (%1.2) ve fosfordan (%1) oluşur. Geriye kalan yaklaşık %1'lik kısım ise potasyum, magnezyum, kükürt, sodyum, klor gibi onlarca cevherler ile eser miktarda bulunan demir, çinko, bakır, flor, krom, molibden, kobalt, manganez, selenyum ve iyot gibi çok sayıda mikro cevherlerden meydana gelir.
İşte bu cevherler sudan, tuzdan ve diğer tabii gıdalardan sağlanmazsa bu kez araya yine endüstri girerek yine işlenmiş takviyeler satar. Böylece hem bozarken hem de satarken kazanmış olur. Yetkili makamlar da doğru iş yaptıkları vehmiyle övünürler. Oysa insanlığın 1950 öncesi ve sonrasına bakıp karar ve uygulamaların yanlışlığını görmek zor değildir. Ama görene körene!