Anasayfaİletişim
  • Kemal Özer Kimdir?
  • Makaleler
  • Fotoğraflar
  • Videolar
  • Kitaplar
  • Programlar
Konya’da doğdu. Çeşitli basın yayın kuruluşlarında çalıştı. Bilişim firmalarında yöneticilik yaptı. Halen Yeni Söz Gazetesi’nin Genel yayın Yönetmenliği görevini yürüyor. Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin Başkanı. Yayınlanmış 8 kitabı var. Yeni Söz’de ve çeşitli mecmualarda yazıyor. 2014 FETA ‘Emanet’ ödülüne layık görüldü.

Batıya verilmiş böyle bir cevap görmediniz

Makaleler4 Temmuz 2013 Perşembe

Masonlar, Osmanlıyı parçalamak için gizli toplantılarında kan içtiklerinde Mısır hâlâ Osmanlı toprağıydı.


Osmanlı’nın Mısır konusunda -belki de- en önemli hatası Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi birini tayın etmesiydi. Ahmet Cevdet Paşa’nın naklettiğine göre, Sultan Abdülaziz,  Kavalalı’yı “Senin yeminlerine de inanılmaz. Mukaddemâ suhteleri ayaklandıranda sen değil misin? Hain herif, sen dîn-ü devletine ve padişahına hainsin...” şeklinde azarlar.

Kavalalı da, bizdekiler gibi ulusçu olup, kendine has devlet yapma peşinde koşan biri. O da, ulus kavramını Almanlardan öğrenmiş.

Kavalalı, Mısır Valiliği sırasında birçok öğrenciyi Avrupa’ya göndererek, kendisine destekçiler yetiştirir. Mısır’da ilk ulusçuluk tohumları, Bonaparte’ın Mısır seferinde ekilir. Kavalalı ise Mısır’a bu sorunla mücadele için gönderilse de, o görevini yapmak şöyle dursun şeytanî emellerini sahnelemek için çalışır.

Arap milliyetçiliğinin en önemli teorisyenlerinden kabul edilen Sâti El-Husri’nin, toplumu “Araplıktan Arapçılığa” yönelten tezleri, bugünkü parçalanmışlığın da önemli domino taşlarından biri.

Fransızların dinsizlik anlamındaki laisizmi, İttihatçılarla Osmanlı’ya, sonrasında ise İslam ülkelerine, bilhassa da yeni kurulan Türkiye, Mısır, Suriye, Irak, Tunus, Cezayir ve İran ile Afganistan gibi ülkelere ihraç edilir ve bu sayede cadı avına çıkılır. Sonuçta yeni bir zihin, dolayısıyla da değerlerinden koparılmış arafta dolaşan toplumlar meydana getirilir.

Bundan en çok etkilenen ülke Türkiye olsa da İran ve Arap toplumları da çok büyük zararlar görürler.

Laiklik denilen şey, toplumları sekülerleştirmek için üstten dayatılan sözde modernleşme araçlarının en önemlisidir. Bu otoriter laik modeliyle (ki laikliğin otoriter olmayanı pek görülmedi) özellikle Müslüman ülkelerde toplumlar dini bağlarından, ‘dinle devlet işleri birbirinden ayrılıyor, din devlete, devlette dine karışmayacak’ söylemiyle koparıldı. Yüz elli yıla yaklaşan bu deneyimde, din devlete hiç müdahale edemese de, devlet aralıksız dine ve dindarlara müdahale ede geldi.

Laiklik özellikle Türkiye’de öylesine canlar aldı ve öylesine izler bıraktı ki, Allah’ın adını bile değiştirip ‘Tanrı’ yaptılar. Bugünkü Türk-Kürt sorunu denilen sorunların da ana kaynağı tam da bu değil mi?

İşgal sonrası Süveyş kanalı ve Nil Nehri, kurulacak İsrail Devleti’nin selameti açısından son derece önemliydi. Bu durumla hem İngilizler, hem de Almanlar yakında ilgilidir. 1. Kral Fuad’ın ölümüyle tahta oğlu Faruk geçirilir. İngiliz yanlısı Mahmud Fehmi Nukraşi ise Başbakanlığa.

Nukraşi, İhvan’ın yani Hasan El Benna'nın durdurulması için her türlü şeytanlığı dener. Maliye Bakanı Emin Osman’ın “Bizim İngiltere ile dostluğumuz, Katolik evlenmesine benzer" şeklindeki cümlesi, Mısırlı gençlerin sokaklara inmesine neden olur. Gelişmeler 1948 Nukraşî’nin öldürülmesine, ardından da 1949’da rejim tarafından Hasan El-Benna’nın katledilmesine yol açar.

Zulüm ve baskılar birbirini izler. Abdulkadir Udeh (1954), Seyyit Kutup (1966) da şehit edilirler. Nasır, her ikisinden de özür dilemeleri durumunda affedileceklerini söylese de, benzersiz iki dava adamı, bu şeytandan özür dilemek yerine şahadeti tercih ederler.

Mısır’în ilk meşru lideri olan Muhammed Mursi’ye karşı, Hüsnü Mübarek taraftarları ile solcu, liberal, faşist, Kıpti ve Selefiler birlik oldu. Dün yapılan darbe, bunun aylar önce planlanmış iğrenç bir tezgâh olduğunu gösterdi. İki gün önce ‘geleneğimizde darbe yok’ diyen ve alçak uşaklarca yönetilen Mısır ordusu, ilk darbesini 1953’de yapmıştı. Son darbe ise sürpriz değil, sadece bir yıl gecikmeli geldi.

Demokrasi denilen şey aslında, sadece batılı sahtekârların alçak amaçlarına hizmet ettiği sürece vardı ve hep böyle olacak. Şayet iktidara, kendilerine hizmetkârlık edenlerden başkaları gelmişse, -dün ABD ve AB’den yapılan iğrenç açıklamalarda olduğu gibi- demokrasi denilen iğrenç oyunu askıya alıveriyorlar.

Bizler, sömürülmeye razı olduğumuz sürece, demokrasi denilen pis oyun oldukça güzel işliyor. Sömürülmek istemediğimizde ise laikçi cuntalar devreye giriveriyor.

Batılıların nasıl bir şeytan olduğunu, Osmanlı Sadrazamı İngiliz elçisine bakın nasıl anlatıyor:

"Sultan kendi adına savaş açar ve barış yapar. Kö­lelerine, bendelerine ve tebaalarına güven besler. Onların inan sahibi olduklarını bildiği gibi onların iyi huylarım da denemiş ve doğruluklarına güveneceğini anlamıştır.

Bu iyi huylar, çoktan Avrupa’dan kovulmuştur. Eğer bü­tün Hıristiyanlar doğruyu söylüyorlarsa, İngiltere, insanları alıp sattığından ona hiç güvenmemek gerekir. Türk padişa­hının sizin padişahınızla, sizin memleketiniz ile bir ili­şiği olmadığı gibi hiç bir vakit sizin öğütlerinizi, aracılı­ğınızı, dostluğunuzu istememiş; size bir elçi, bir memur göndermemiş, sizinle hiç bir yazışmada bulunmamıştır. O halde bizimle Rusya arasında aracılıkta bulunmanız önergesinin sebebi nedir?

“Siz Allah’ınızı satar ve alırsınız. Taptığınız paradır.”

Sizin dostluğunuza, yardımı­nıza, aracılığınıza istekli değiliz. Yüksek bir dille konu ettiğiniz Bakanınız, her halde bir hile düşünmekte, sizin yalnız paraya taptığını haber aldığımız ulusunuzu eğ­lendirmek için bir iş çevirmektedir. Aldığımız bilgilere göre sizin ayırtıcı sıfatınız cimriliktir. Siz Allah’ınızı satar ve alırsınız. Taptığınız paradır. Bakanlarınız ve ulusunuzun gözünde her şey ticarettir. O halde bizi de Rusya’ya mı satmak istiyorsunuz? Hayır, biz pazarlığımızı kendimiz yaparız...

“Şeytanlık ve hilecilik Hıristiyanlık ahlâkıdır.”

Türkler hile ve oyun bilmezler... Şeytanlık ve hilecilik Hıristiyanlık ahlâkıdır. Biz devlet işlerinde na­muslu, doğru, açık ve vefalı olmaktan çekinmeyiz. Savaş­tığımız zaman Allah'ın yazısına uyarız; uzun bir zaman büyüklük ve ihtişam içinde yaşamış, dünyanın birinci devleti olmuş, yüzyıllarca Hıristiyanların her türlü kötü­lük ve dalkavukluk ile karışık küfür ve fesadım yenmiş bulunuyoruz. Biz Cenabı Hakka ve Hz Peygamberine inanıyoruz. Siz ise tapındığınızı söylediğiniz Allah’a da inanmaz, kendisine hem Allah’lık hem Peygamberlik ver­diğiniz oğluna da inanmazsınız.

“Siz yalancı, fesatçı, zulümcü, sözlerine güvenilmez adamlarsınız”

O halde sizin gibi yolun­dan çıkmış ve herkesi yoldan çıkaracak bir ulusun nesine güvenilebilir? Birbirinizle olan bütün işlemlerinizde iyilikleri ve doğruluğu bir yana atıyorsunuz.  Birbirleriyle savaşan Hıristiyan krallarının, beylerinin ve imparator­larının şikâyetler, eleştirmeler, protestolar ile dolu hayat hikâyelerini okuyunuz; hepsinin de yalancı, fesatçı, zulümcü, sözlerine güvenilmez adamlar olduklarım görür­sünüz. Hâlbuki Müslüman, hiç bir söz vermesine, şerefine karşı koymuş mudur? Asla!

Buna karşılık hiç bir Hıristiyan devleti faydanın ve hırsın gerektirdiği zamandan başka hiç bir sözünü tutmuş, hiç bir taahhüdünü yapmış mıdır? Hayır, o halde sizin gibi fisk sahibi bir yönetime, her iyilikten yoksun bir hükümete bağlı sizin gibi bir ulusa nasıl güvenelim?

Padişahım sizin sarayınızla bir ilişkisi yoktur ve bir ilişki kurulmasını da istememektedir. Eğer siz burada casus gibi, ya da iddianız veçhile bir elçi ola­rak bulunmak istiyorsanız öteki Hıristiyanlarla beraber oturur, fakat iyi halde hareket eylersiniz. Fakat sizin karadan ya da denizden yardımınızı ya da aracılığını­zı istemeyiz.

“Dünyanın en alçak Hıristiyan ulusu değil­seniz, en atak ve en sahteci ulusu olduğunuz gerçektir.”

Yaptığınız önergeden dolayı size teşekküre izinli değilim. Çünkü divanımız yaptığınız hareketi ya­raşıksız sayar. Bundan başka deniz yardımınız için yapı­lan önergeyi de teşekkürle karşılayamayacağız. Çünkü donanmanızı hiç bir vakit denizlerimize almayacağız. Sizin Rusya ile ne yapacağınızı bilmiyoruz ve bilmek de istemiyoruz. Rusya ile işlerimizi uygun surette kanun­larımıza ve siyasetimize göre çözümleyeceğiz. Eğer siz, denildiği gibi dünyanın en alçak Hıristiyan ulusu değil­seniz, en atak ve en sahteci ulusu olduğunuz gerçektir.

Siz, sizin gibi bir kaç Hıristiyan ulusla birleştiniz mi, ken­dinizi emir vermeğe yetkili sanıyorsunuz. Biz bunu anlı­yoruz. Bu yüzden sizin atılganlığınız, iğrenç bir diktatör­lük derecesine yükseliyor ki; sizin bu hareketiniz, iç iş­lerinizde küçümsenemez ise de dışarıya olan sözlerinizi her diyardan ve her hangi bir devlet tarafından dikkate alınmak değerinden yoksun bırakmaktadır. Nerede kal­dı ki Babiâli bunlara önem versin. Yüksek Vezirler sizi dinledikçe sözlerinizde ya kötü bir maksat keşif etmişler, ya da onların bilgisizlik eseri olduğunu anlamışlardır.

“Osmanlı vezirleri Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler, fakat her zaman hainlik görmüşler, satılmış­lar, ya da aldatılmışlardır.”

Zat-i şahane, reayasına -yani sömürgelerindeki aha­lisine- bu kadar zulüm yapan bir devlete karşı gereken ted­birleri almakta gecikmez. Gerçek olarak haber aldı­ğımıza göre, sizin aranızda yaptığınız barışlar rüşvete dayanır. Osmanlı vezirleri Avrupalıların sözlerini çok dinlemişler, fakat her zaman hainlik görmüşler, satılmış­lar, ya da aldatılmışlardır. Bu yüzden Rusya ile Babiâli arasında yapılacak aracılığınıza gereklik yoktur. Sizin amacınız bütün insanlığı birbirine düşürmek, sonra fay­dalanmaktır. Sizin ticaretinizi istemiyoruz, ona gereklik duymuyoruz, sizin çift katlı kazançlarınız, bizim tüccar­larımıza zarar vermiştir.

“Sizin dininiz, para kazanmaktır. Taptığınız put cimriliktir.”

Sizin dininiz, para kazanmaktır. Taptığınız put cimriliktir. Kabul ettiğiniz Hıristiyanlık, riyanızın bir maskesinden başka bir şey değildir. Sizden cevap istemiyoruz. Cevap vermemenizi emir ediyoruz."

Bu metin, 1960’lı yıllarda Türkçeye çevrilen ve ‘Arar Yayınları’ndan çıkan ‘Lord John Davenport’un, Hz Muhammed ve Kur’an-ı Kerim’ isimli eserinin 80-83 sayfalarında yer alıyor. (2. Baskısı - 1967) (Batı dünyasını çok sarsan bu eser Kiliselerce piyasadan satın alınarak toplatılmıştır. Bu eser sayesinde Müslüman olanlar olduğu da iddia ediliyor)*

Dönemin Osmanlı Sadrazamı, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi olan Sir Robert Ensley’e bu sözleri söylediği ve elçinin de bunu mektupla İngiliz Hükümetine bildirdiği, mektubunda İngiltere Avam Kamarasında okunduğu kaydediliyor.

O sırada Osmanlı, büyük bir Rus tehdidi altındadır. Son derece sıkıntılı günler geçirdiği halde bu şekilde onurlu bir çıkış yapıyor. Bu olsa olsa sadece büyük bir imanın eseridir.

Son bir yüzyılda Müslümanların ilham kaynağı olan Mısırlı Müslümanlar, bir sabır sınavından geçiyorlar. Allah iman edip sabredenlerle beraberdir. Bizim şer zannettiğimiz şeylerde hayır vardır. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, büyük Mısır gecikmeli de olsa Müslümanlarca inşa edilecek inşallah!

İblis’in kullarınca planlanıp sahnelenen bu alçak darbe vesilesiyle, şu iki eseri okumanızı öneriyorum.

Allah neylerse güzel eyler. Sabır, iman ve cihad. Bu bizim alın yazımız!

İlki İbn kayyım el Cevziyye’nin ‘Sabredenler ve Şükredenler’ adlı eseri (İnsan Yay)

İkincisi ise Pierre Jean Luizard’ın yeni çıkan ‘İslam Topraklarında Otoriter Rejimler’ adlı son üç yüzyılın muhteşem özeti.

* (Dünyaca meşhur olan Davenport ailesindendir ve lord ünvanını taşımaktadır. John Davenport, doğu bilimleri ile uğraşan ve on dokuzuncu yüzyılın sonunda yaşamış olan bir İngiliz bilim adamıdır. 28 Nisan 1832 tarihinde İngiltere’de dünyaya gelmiş ve 1871 yılından önce de vefat eylemiştir. Hakkında Avrupa ansiklopedilerinde ve biyografi kitaplarında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Zira Lord John Davenport, “Hazret-i Muhammed ve Kur’ân-ı Kerim’den Özür Diliyorum” adındaki İngilizce kitabı ile ünlüdür. Bu kitab önce Londra’da, sonra birkaç kere de Hindistan’da basılmış, 1928’de Türkçesi yayınlanmıştır. Tercümesi Ömer Rıza’ya aittir. John Davenport’un bu kitabı misyonerler tarafından piyasadan toplanıp kaybedilmek istenmiştir. Bu sebeple adı sanı da unutturulmak istenmiştir. Halbuki çok kıymetli başka eserleri de vardır: Ayrıca HAZRETÎ MUHAMMED VE KUR’ÂN-I KERÎM ünvanıyla Ankara’da tekrar yayınlanmıştır.[5] Kitap, Kur’ân kursları müfredâtına göre ders kitabı olarak kaleme alınmıştı. Daha sonra Kur’ân kurslarında okutulacak ders kitaplarının sayfa adedi, Din İşleri Yüksek Kurulunca sınırlandırıldığından, ders kitabı olarak hacimli bulunan bu eserin, özellikle Kur’ân Kursu öğreticileri için yararlı olacağı düşünülerek, Başkanlığın diğer neşriyatı arasında yayınlanması uygun görülmüştür. Voltaire’in ve Martin Luther’in devam ettirdiği Müslümanlık düşmanlığını ilk defa LORD JOHN DAVENPORT yıkmış; Müslümanlık ve Peygamberleri üzerine iyi düşüncelerle dolu bir eser ortaya koymuştur. Bu eser, Hıristiyan Âleminde büyük akisler yapmış ve Hıristiyan Din Adamlarınca nüshaları toplatılıp yaktırılmıştır.)

facebook.com/kemalozercom
twitter.com/cankemalozer

 


İsim
Mail
Mesaj
Doğrulama: 1776358
 

Ruhi Balıkçı | 07.07.2013 00:06:56 Aynı saff'ta 'bir'leşip zülkarneyn seddi oluşturacağız şeytana karşı. Allahuekber!

ALİ TUNCA | 05.07.2013 22:44:29 Allah neylerse güzel eyler. Sabır, iman ve cihad. Bu bizim alın yazımız!

'Gülen Şeytanlar Tarihi' kitapçılarda
İyi Gıda Kötü Gıda
مكائد أبالسة الطعام Şeytan Ye Diyor'un Arapça baskısı çıktı
Şeytan Çıplak
Hangi Suyu İçmeli?
Ramazan Kitabı
Organ Nakli Hakkında Gizlenen Gerçekler
Yediklerimizin İçinde N(E) Var?
Müslüman'ın Diyeti
Şeytan Ye Diyor - İnsan Ne Yemeli Ne Yememeli?
Deccal Tabakta

2 Nisan 2018 Pazartesi

Kemal Özer TVNet'te 1 Nisan 2018


28 Mart 2018 Çarşamba

Kontv Düzlem'de konuştuk


TVNET Sağlık Raporu'ndayız

+ Devamı


Kontv'de Düzlem programının konuğuyuz

+ Devamı


TV24'de küresel tuzakları konuşuyoruz

+ Devamı


TVNET'te gündemi değerlendiriyoruz

+ Devamı


İFAM'da gençlerle buluştuk

+ Devamı


Ömer Öztürk Talebe Yurdunda konferans

+ Devamı


Ümraniye'de genç akademi - 2

+ Devamı


Ekmek Çalıştayı

+ Devamı